KNB-2010 Yazıları

1 68
rte

Anladınız lafı nereye getireceğimi…

Bizde de bir Necmettin Erbakan vakası vardı böyle. “Erbakan, 1965-1969 yılları arasında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nde Genel Sekreter olarak görev yapmıştı. Başkan Sırrı Enver Batur görevini bırakınca Başkanlık görevini Erbakan üstlendi. Ama dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Genel Sekreterlik için seçilen bir kişinin Başkanlık yapamayacağını öne sürerek dava açtı. Sonunda Mahkeme, Erbakan’ın görevden alınmasına karar verdi. Fakat o, görevi bırakmamaya kararlıydı. 8 Ağustos 1969’da kendisini makam odasına kilitledi. Ancak polis zoruyla çıkartılabildi!” (Selcan Taşçı 05/11/2008)

Efenim, AKP’lilerin piri üstadı hocası babası tohumlayanı sulayanı Erbakan’dır… Koltuğa yapışma tarzı, rakibini otelde kuşatmaya alan, ülkesini iç savaşa sürükleyen Laurent Gbagbo’yla da benzerlik göstermekle birlikte, o yıllarda Erbakan’ın “kendisine bağlı silahlı ordusu” ya da “özel istihbarat örgütü” yoktu.

Demem o ki; velev ki AKP 2011 seçimlerinde tek başına iktidara gelemedi…

Kehanet 1-Kendisine bağlı 960 bin kişilik polis ordusuyla……….. (boşlukları doldurunuz)

Kehanet 2-Recep bey kendisini Dolmabahçede’deki ofisine zincirler.

Kehanet 3-Recep bey Meclis’e giren diğer partilerin başkanlarını Silivri’ye derdest eder.

Kehanet 4-Ortalığı yatıştırmak için BM (UNTURKEL- BM Kelleşmeye Başlayan Türkleri Koruma Gücü) ve ABD-NATO (TURFORS- Turkey For Sale) tankları girer.

Kehanet 5-Recep bey seçim sonuçlarını partisinin lehine çevirmek için Amerikalı avukat tutar.

Şimdi diyorsunuz ki “ötekileri anladık da, bu Amerikalı avukat işi nereden çıktı?”. Laurent Gbagbo’dan çıktı. Adam öyle yapmış. Tanınmış bir Amerikalı avukatı görevlendirmiş. 

İslamiyetin altıncı şartı Amerika’ysa yedinci şartı hileli seçimle koltuğa yapışmaktır. Bkz. İran seçimleri-Ahmedinejad, Afganistan seçimleri-Karzai.

“Kıyamet günü, o sarsıntının sarsacağı gün, arkasından onu diğer bir sarsıntı izleyecek. O gün yürekler (dehşet içinde) hoplayacak. Gözler zillet içinde düşecek. (Nazi’at Suresi, 6-9)” ya da

“Seçim günü, o sarsıntının yıkılmaz sanılanı yıkacağı gün, ardından başka sarsıntılar gelecek. O gün sultanlar dehşet içinde hoplayacak. Gözler millet içinde fırlayacak.” (Bindebir Suresi 1/1000)

 

Kıymet Nadir Bindebir

24 Aralık 2010







3 46

Değerli Müslüman kardeşim,

Üşenmeyip yukarıda verdiğim 8 habere tıkladıysan, neden “Krismis-i Şerifin mübarek olsun” dediğimi anlamışsındır. Ben 2002’den beri AKP + Fetullah tarikatının vatanı nasıl sattığını, komisyonları nasıl cebe attığını satır satır izliyorum da, sen acaba dinini nasıl satışa çıkardıklarını izliyor musun diye bir yoklayayım dedim. Durmak yok şekerim, Hristiyanlaşmaya devam!.. Muazzez İlmiye Çığ’ın     ” Sümer tapınak fahişelerinin baş örtme stilidir” dediği türbanı kafandan çıkartmadan…  AKP sevk ve idaresinde, nice mutlu Noeller diliyorum, değerli Müslüman kardeşim!.. 

Kıymet Nadir Bindebir

24 Aralık 2010

3 61
apt%20yonetim

Bugüne kadar akrabaları tarafından korunan İbrahim Tatlıses bile, AB uyum yasaları çerçevesinde çıkarılan ‘özel koruma yasası’na uymak zorunda kaldı. Akrabalarını köye postalayıp, ‘diplomalı’ bodyguardlar tuttu.

AB emretti,  her apartmanın yönetim şemasını çerçeve içinde duvara astık. Sanırsın JİTEM Grup Komutanlığı Teşkilat Şeması…

apt yonetim

AB “Aidatını aksatan kiracı evden çıkartılacak dedi”, AKP kiracıyı evinden kolay atmaya yarar yasalar çıkarttı.

AB başka ne dedi biliyor musunuz? “Türkiye’de her önüne gelen para kolleksiyonculuğu yapamaz” dedi. AB’de her türlü paranın alımı-satımı serbestken, AKP Türk kolleksiyonerlere yasak getirdi. Kolleksiyonlar kayıt altına alındı.

AKP iktidarında, AB’ye uyum yasaları çerçevesinde otel çalışanlarına da mesleki standart getirildi. Artık şarap ve kahve servisinde, müşteriye karşı daha özenli ve şeffaf bir yaklaşım sergileyecekler. Örneğin, garsonlar müşteri şarabı tadıp onay vermeden servis yapamayacak, bar görevlileri Türk kahvesinin köpüğünü fincanlara eşit dağıtacak.

Kahvenin köpüğünden bacanın dumanına, yoğurdun proteininden sınırlarımızın korunmasına kadar her boka maydonoz AB’yi bir tek ne rahatsız etmedi biliyor musunuz?

2002’den bu yana, AKP’nin hilesiz tek bir seçim kazanmamış olması.

AKP, hipnoz, sub-liminal mesajlar, nöro-linguistik programlama denilen tüm hipnotik yöntemlerle propaganda yaptı. Her seçimde seçmen sayısını 5-6 milyon artırıverdi. Muhalif partilere atılmış oylar, sandıklar yıllarca tarlalardan toplandı.

CHP logolu afişlere kendi adayının adını yazdırdı, referandumda, Kemal Kılıçdaroğlu’nun resmiyle EVET yazılı korsan afişler bastırdı. Muhtarlıklardan bilgisayar çaldırıp seçmen listeleriyle oynadı. AKP, Yüksek Seçim Kurulu personeline, seçim öncesi gizlilik yemin belgeleri imzalatıp, seçim sonrası maaşlarına kallavi zamlar yaptı.

Karıya-kocaya, hocaya, bacaya, balığa, fındığa her halta maydonoz AB, nedense AKP’nin şaibeli seçimlerini, seçim hilelerini engelleyecek en ufak bir düzenleme talep etmedi.

Mozambik’e, El Salvador’a, Angola’ya, Bangladeş’e, Yemen’e, Zambia’ya, Etiyopya’ya, Fiji’ye bile seçimlere hile karışmasın diye ‘gözlemci ekipler’ gönderen AB’nin aklına, Türkiye seçimlerinde dönen dolaplara müdahale etmek gelmedi.

2009 yerel seçimlerinde, Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Avusturyalı Sosyalist üyesi Harald Ettl, seçimleri denetlemek için Türkiye’ye gözlemci gönderilmesini teklif etti. Olli Rehn “2 yılda 6 milyon seçmen artışı normaldir. YSK seçimleri düzgün yapmaya muktedirdir” dedi, göndermedi…

Avrupa kendi çıkarları için kale gibi AKP’nin arkasındayken, bir de baksak ki çok muhabbet tez ayrılık getirmiş. Bu halka, bu vatana her türlü ihanetine ‘AB’ye uyum’u mazeret gösteren AKP’yle AB’nin arası açılmış. Müzakerelerde yeni fasıllar, yeni başlıklar açılamaz olmuş. Sebebi; AB’nin kamu ihalelerini AB yasalarına uyumlu hale getirmek istemesi, AKP’nin ise her türlü ihale denetiminden kaçıyor olması.

Bakın Joost Lagendijk enişte Zaman’da ne yazmış:

“Türk hükümeti rekabet politikası, sosyal politika ve kamu alımlarına dair kalan üç fasıl üzerinde müzakereleri başlatmak istediği takdirde ne yapması gerektiğini uzun zamandır biliyordu. Bugüne kadar bu yönde gereken adımları atmaya hiç yanaşmadı. Ve bu gönülsüzlüğün ardındaki sebepler büyük oranda siyasi. Genelde AB, adil rekabeti zedelememek için üye ülkelerin şirketlere para vermesine pek iyi gözle bakmaz. Bunun ne zaman ve nasıl yapılacağına dair katı kurallar vardır. Birçok bakımdan aynısı kamu alımları için; yollar yapmak, köprüler inşa etmek ve diğer kamusal işleri kotarmak konusunda ihaleleri hangi şirketlerin alacağını belirlemekte kullanılan kurallar ve prosedürler için de geçerli. Şu anki hükümet ve AKP’den önceki bütün iktidarların yaptığı gibi kendi yandaşı şirketlere iltimas geçilmesine imkan verebilecek şekilde bir sis perdesi ardında dağıtılan milyarlarca liralık bir sistemden söz ediyoruz. Bu noktada daha fazla şeffaflık oluşturmak hiçbir iktidar partisinin çıkarına değil, hele seçimler yaklaşırken hiç değil. Bu yüzden hükümetin kısa vadede, bütün Türk girişimleri için adil bir yarış ortamı yaratacak ve vergi mükelleflerinin parasını hakkıyla değerlendirecek daha sarih kurallar ve bu kuralların adilane uygulanması yönünde AB’den gelen taleplere icabet etmesini beklemiyorum.”

AB’nin “kamu parasını harcarken şeffaf olacaksın, halktan vergi olarak topladığını, ihalelerle yandaşlarına hortumlatmayacaksın” dediği noktada, AKP yan çiziyor. AB, seçimlere kadar bu konuda AKP’den bir gelişme beklemiyor. AKP’nin, ABD’yle arasına giren WikiLeaks çatlağından sonra, AB’yle arasına da ‘ihale’, daha doğrusu ‘ahlak’ çatlağı giriyor.

Bu itibarla, Sayın Kılıçdaroğlu’nun en önemsediğim vaadi: “Siyasi ahlak yasası çıkaracağız. Ahlakı getireceğiz”dir… Kılıçdaroğlu’nun kendisi için en ufak bir maddi menfaat beklentisi içinde olmadığı da biliniyor. Ahlakın girdiği yerde AKP barınamayacaktır.

Kuran “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor (Yâsin: 21). AKP, herşeyi “ücret-rüşvet” karşılığı vermiş olmanın sıkıntısıyla son 6 ayına giriyor…

2011 seçimi AKP’yle başka parti arasında geçmeyecek. Seçim “ahlak”la AKP arasında geçecek. Ya ahlakı, dürüstlüğü, şeffaflığı seçeceğiz, ya AKP’yi. Ötesi yok…

 

KNB

19 Aralık 2010



0 31

Devşirme atletlerimiz (!) meğer sırf yarışmalardan altın kaldırmazlarmış. Tezeta Dengersa, 400 Cumhuriyet altınını keseye doldurup Etiyopya’ya kaçmış. TBMM’de Bütçe görüşmelerinde mevzu olmuş da, öyle haberimiz oldu. Kız dopingli çıkınca yarışmalardan men edilmiş, Atletizm Federasyonu da verdiği 400 Cumhuriyet altını ödülü geri istemiş, kızı bul ki alasın… Memleketine firar etmiş.

Cumhuriyet altınının değeri 458 TL. 400 X 458= 183.200 TL. Etiyopya’da iyi para. AKP’nin Etiyopya’yı kalkındırma hamlesi 3-4 atletle bitmiyor. 32. İstanbul Avrasya Maratonunda dağıtılan ödül miktarı 1 milyon dolar. Yani 1 milyar 550 bin Yeni Lira. Ödülü paylaşanlar: Kenya’dan: Vincent Kiplagat, Sang Benard Cheruiyot, Emily Chebet, Etiyopya’dan: Dereje Yadete Woldegiorgis, Girma Assefa, Ashu Kasım, Alemitu Abera, Amane Gobena, Abayneh Ayele Woldegiorgis, Workinhe Tesfa, Belaynesh Oljira. Bir de Türkiye’den (!) Meryem Erdoğan var. Resmi yukarıda. Recep Bey’in soyadı verilen Etiyopyalı.

Yukarıda yazdıklarıma bir de bugün Hürriyet’te çıkan şu röportajı eklerseniz, neye alıştırılmaya çalışıldığımızı, neye hazırlandığımız hakkında bir fikriniz olur. Hibrid (melez) rejim altında melez zamanlara.

19 Aralık 2010


3 40

Sahilden gelen Ankara’yı soğuk ve gri, Ankara’lıyı ciddi ve düşünceli bulur. Doğrudur! Martımız bile yoktur hatta…

16 yıldır Melih’in yollara kurduğu tuzakları aşıp evine-işine gidip gelmeye çalışmak, arsenikli, ağır metalli şehir suyuyla yaptığın yemeği, suçluluk duygusuyla çocuğuna yedirmek, kükürt miktarı öldürücü  düzeydeki havayı solumak Ankara’lıyı bezdirmiştir. Ankara’lının soğuk, ciddi ve düşünceli  olmasında, Melih’in rolü büyüktür.

‘Akdenizli’ insan tipi de değildir Ankaralı, hemen kaynaşamaz. Karasal iklimin hafiften ‘temkinli’, sabırlı ve ‘cool’ ahalisidir. Sahiller gibi anında-duygusal tepki geliştirmez, planlı hareket eder. Önce kitabı açar, araştırır, hukuka uygun mu inceler, kurallar-yasalar çerçevesinde nasıl tepki vereceğini düşünür. Restoran baskını olayında da aynen böyle yapmış Ankaralı. Bakmış ki “turistik belgeli” işletmeler polis denetiminin dışındadır, esnaf derhal yasalara uygun tedbirini almaya başlamış.

Ankara’lı Akdenizli insan tipine pek uymaz. Biraz da Türkiye’nin sorumluluğunu, ağırlığını taşıyor havasındadır. Ama baskı altında geliştirdiği yöntemler, değme Akdenizli’yi eğlendirecek kadar keyifli olabilir. ODTÜ’de “Burayı yıkmak G.Ö.T. ister” diye pankart açar, polise uzun eşşek oynar Ankara’lı, SBF’de kuş gribi bahanesiyle tüm tavuk neslini itlaf etmediğine pişman eder vekilleri. Yumurta taşıması yasaklanır, oyuncak tavuk koyar polisin, vekilin gözü önüne. 

Memurdur, öğrencidir, soğuktur, kuralcıdır şudur budur ama, “kıralcı” değildir Ankara. Biraz yumurta gibidir Ankara’lı (dışındaki sert kabuğa aldanmayacaksın, içi yumuşaktır), biraz da Yumurtatepe Tümülüsü. Dışarıdan alet edevatla yüz yıl bakar bakar,  içinde ne olduğunu göremezsin. “Stratejik karakolmuş meğer” der geçersin… Ciddiyeti, hukuka saygısı, temkinliliği falan, biraz da stratejik karakol olduğunu bilmesindendir Ankara’lının. Bugünlerde ayıptır, hatta ergenekondur söylemesi, içimize Cumhuriyet, içimize Atatürk kaçmıştır biz Ankara’lıların. Tepkisiz göründüğümüz dönemlerde, birşeyler planlamakla meşgulüzdür mutlaka…

 

18 Aralık 2010

kiymetnadirbindebir@gmail.com

11 51
olu yikayici tayyip

Evet! Deprem ve doğal afetler için yaptıkları hazırlıklar bunlardı!

‘Hayat’ı, yaşamayı altından, elmastan, servet yığmaktan ibaret sanıyor, bir yandan ölüm korkusuyla Ankara’da milyon dolarlık VIP camiler yaptırıyorlardı. Cami yaptıran sevaba girecek, cennete gidecek ya…

Ben de tuttum ‘Nekrofil Zamanlar’ diye bir yazı yazdım, ‘ölü yıkayıcılar’ dedim. Üzerinden bir yıl geçmiş. 2010 Aralık’ında tekrar ediyorum: Mimarmış, hukuk okumuş, siyasetin doktorasını yapmış, köşe yazarının ordinaryüsü olmuş farketmez!

İslam dini ölüme tapınır. İman edenlere, hayatı es geçip ölümden sonrasına hazırlanmalarını emreder. İmam hatiplerde öğretilen de budur. 12 yaşında ölüme tapınmayı öğrenen beyin, sonradan astro fizik de okusa, çocukluğundan gelen şartlanmayla gökyüzünde Allah’ı, cenneti görmeye çalışır.

Bazı ülkelerde görev nedeniyle 3-4 yıl silah taşımış insanların şahitliği kabul edilmez. Çünkü o insanın güvenlik, ölüm vs. kavramlarını algılayışı diğer insanlardan farklılaşmıştır. Ölü yıkayıcı da ölü yıkayıcıdır! Ölü yıkayıcıların, mezar kazıcıların nasıl nasırlaştıklarını, senin acından, hiç bir şeyin pazarlığını yapamayacak durumda olmandan istifade cüzdanına nasıl daldıklarını daha birkaç ay evvel babam öldüğünde gördüm.

Diyanet’ten maaşlı (ki o maaşlar benim vergimle ödeniyor) gassallarla, belediyeden maaşlı mezar kazıcılarına birkaç saat içinde bir aylık emekli maaşımı kaptırdım. Bütün istediğim benim ‘uyur gibi’ gördüğüm babama ‘et’ ya da ‘çöp’ muamelesi yapmamalarıydı. Aldıkları paraya rağmen yaptılar! Hepsi imam hatipliydi. Şimdi bana anlatmasın Mr. Recep imam hatipteyken ağaçtaki elmaları toplamazlarmış da bilmemneymiş…

18-44 yaş arası, 8 çocuk sahibi, hanede 9’dan fazla kişiyle yaşayan, ilkokul ikiden terk, televizyonda gördüğü Ebu Dallama Hazretleri’nin ‘mehdi’ olduğunu falan düşünen AKP seçmeninden değilim.

Mr. Recep’in 8 yıllık imam hatipli iktidarı da kadına ‘et’, gençlere ‘çöp’ muamelesi yaparken bir yıl önce söylediğimi tekrar ediyorum:

Eyy iktidar partisi! Sizden ölü yıkayıcıdan başka bir halt olmaz! Ama imam hatipli olup da, özgeçmişinde mezun olduğu lisenin adından imam hatipi çıkartıp bilmemne Devlet Lisesi yazdıranları, ölü-ölüm sevici iktidarınızda 40 yaşında müsteşar, genel müdür, büyükelçi olan ölü yıkayıcıları da isim isim biliyorum. Saydırtmayın bana!

Ölü yıkayıcılığı mesleğini küçümsediğimden değil bu herfilere ölü yıkayıcı demem. O da iş, o da meslek… Ama imam olacağım, namaz kıldıracağım, ölü yıkayacağım diye dini kendine meslek seçmişsin, Cumhuriyet’in, demokrasinin olanaklarını kullanıp devletin tepesine tırmanmışsın, şimdi ülkeyi teneşire yatırıp islami terör örgütleriyle cenaze namazını kıldırmaya çalışıyorsun. Seni ölü yıkayıcıdan başka hiçbir kelime o kadar iyi tanımlamıyor! Kusura bakma!

Ne hayat servet biriktirmekten ibarettir ve ne de ölümden sonrası için yapılabilecek bir hazırlık mevcuttur.

Nakşibendi tarikatı İskenderpaşa dergahından piriniz üstadınız Turgut Özal öldüğünde hemen defnedilememişti. Karısı metal tabut arayışına girmişti. Ben unutmadım, siz hatırlıyor musunuz bilmem, Amerika’dan 1500 dolara çelik bilmemne zırhlı tabut getirtilmişti de, onunla gömülmüştü. O vakit 1500 dolar çok paraydı. Ufak çapta bir servetti. İnandığınız dinde ‘toprağa karışmak’ olmasına rağmen, piriniz üstadınız çürümeyen madeni bir tabutla gömülmüştü. Toprağa karışmasın, börtü böcek yemesin diye…

Sizin de inancınız imanınız Turgut Özal’ın karısınınki kadardır işte. Ölüm karşısında sizin de paniğiniz telaşınız aynı olacak. Yok olmamak!

Size garanti veriyorum, en fazla altı ayınız kaldı. Sizler ölmeden, sağlığınızda yok olacaksınız!

Ölü yıkayıcılığına geri dönmeyeceğiniz malum… Altın, elmas, petrol, doğalgaz ticaretiniz olmasa, İsviçre’deki ya da St. Vincent Grenadine ya da Cayman adalarındaki off shore hesaplarınızın faizi, 300 yıl kadar torunlarınızın torunlarını çalışmadan yaşatır.

Ölü yıkayıcılık da aslında sizin Türk milletine uygun gördüğünüz meslektir! Açtığınız kurslardan, doğal afetlere nasıl hazırlık yaptığınızdan bellidir! Bugünlerde bu konuyu yeniden dillendirmenizde de, eminim Avrupa’nın ya da Amerika’nın “Daha fazla ölü yıkama kursları açılsın”, “Ahirete hazılık konusunda Türk ve Kürt halkı eğitilsin” gibi bir talimatları vardır.

Sömürgeciye köle lazım islamcıya kul… Arapça’da ikisi de aynı kelime. Abd ya da abeed... Türkçesi: KÖLE!

Bay Recep “Bize zenci dediler” falan da demiş. Yok demedim! Estağfurullah ne haddime… Zencinin önde gideni benim! Zenci diyemedikleri için ‘beyaz Türk’ diyorlar.

6 Aralık 2010

19 126

Sub-liminal mesajlar: Kulağın duyma eşiğinin altındaki bir frekanstan dinletilen, ‘zihnin bilinçli olarak algılamadığı ama verilen telkini duyanın, tercihlerini, iradesini yönlendiren sesli (audio) mesajlar’dır. (Bunun bir de super-liminal mesajı var ki isim babası Bart Simpson’dır. Etki altına alınmak istenilen kişinin kulağına “En az 3 çocuk doğurrrr ulann!”, “Bana HAYIR diyenin anasını avradını memleketten gönderirim! EVET diyeceksin lann!” şeklinde, bağırarak emir kipinde verilen mesajlardır.)

Nöro-linguistik programlama NLP‘de telkinler, talimatlar katmanlar halinde cümlenin içine yerleştirilirek kişinin davranışları manipüle edilir. İnternette birkaç yüz dolara 9 günde diplomasını veren var.

NLP tekniğine göre hazırlanan posterler, “göze uygun yerleştirme” (proper eye placement) yöntemiyle düzenlenir. Duygulara hitap eden her mesaj ve geleceği temsil eden semboller sağ alt bölümde yer alır (AK Parti). Geçmişi hatırlatması istenen mesajlar sol üste yerleştirilir (bu posterde ay-yıldız). Sol alt köşe ise sezgilere, içgüdülere hitap eder.

Size “Hayalinizdeki evi gözünüzün önüne getirin” dersem, solak değilseniz kendinizi sağ üst köşeye bakarken bulursunuz. İnsan geçmişi, şimdiyi, geleceği ya da duyguları zihninden geçirirken gözü farklı noktalara bakar. Beynin sağ ve sol yarımküresinin hangi duyguları, davranışları yönettiği bilinir, zihin haritası çıkartılarak verilecek mesajlar, yazılar, resimler zihnin sorgulamadan algılayacağı şekilde yerleştirilir. NLP, Scientology’nin sık kullandığı zihin kontrol yöntemidir.

Şimdi size, 90’lı yıllarda, sırf meraktan Fethullah’ın Işık Evleri’nden birine giden bir arkadaşımın başından geçeni anlatacağım.

Şöyle anlattı;

“Oldukça yakışıklı bir adam sandalyede oturuyor. Müritler yerde. Ben de yere oturdum. Önce o adam uzun bir konuşma yaptı. Sonra soru-cevap faslına geçildi. Biri soru soruyor, biri cevap veriyor. Bu soru sorma-cevap vermenin ritmi gittikçe hızlandı. Öyle hızlandı ki, ne soruları ne cevapları takip edemez oldum. Beynim uyuştu. Üzerime bir ağırlık çöktü, kendimden geçmişim. Sabah 6’da tanımadığım bir odada, bir yatakta uyandım. İlk aklıma gelen şey tecavüze mi uğradığımdı. Giyiniktim, tecavüz ihtimalini düşündürecek birşey yoktu. O odaya nasıl gittim ya da götürüldüm hiç hatırlamıyorum. Odada telefonu görünce hemen aklıma annemi aramak geldi (henüz cep telefonu o kadar yaygın değil KNB). Aradım dedim ki; ‘Anne ben bugünden itibaren başımı örtmeye karar verdim. Seninde kapanmanı istiyorum.’ Bunu neden dedim, neden böyle düşünebildim hiç bilmiyorum.”

Evet, arkadaşım aynen böyle anlattı. Bir daha tarikat evine uğramadığı, bilinçaltına yerleştirilen telkinler pekiştirilmediği için o kız türbanla kapanmadı.

Şimdi şu soruma cevap verin: Bu kız üzerinde hangi zihin kontrolü tekniği uygulanmış olabilir? Hipnoz mu? Sub-liminal mesajlar mı? NLP mi? Yoksa belli dozda hepsi mi?

İzmir’de Abdullah Gül’ü protesto eden 2 üniversite mezunu işsiz genç kızı hatırlayacaksınız. O kızın bir yılda nasıl bir değişime uğrayıp da 3 çocuk doğurmaya, isimlerini Recep, Tayyip, Abdullah koymaya karar verdiği sorusuna mantıklı bir cevap verebilmiş miydiniz?

İzmir diyoruz, sadede geliyoruz. Haber şöyleydi: (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16144177.asp)

“İzmir’de AKP Kadın Kolları Konak İlçe Başkanlığı’na kişisel gelişim uzmanı Sevim Tozan atandı. Tozan, İzmirli kadınların ‘yaşam tarzı endişeleri’ni iletişimle giderecek. AKP oylarının düşük olduğu ilçelerde ofis açacak, ‘Gelin tanış olalım’ toplantıları yapacak. NLP eğitimi almış olan Tozan, yüzde 42’yi NLP (nöro linguistik programlama) metoduyla ikna ederek, AKP’den nefret duygularını silecek. ‘Yol yoksa açacağız’ ve ‘anahtara uygun kilit’ sloganlarını benimseyen Tozan, partiye karşı en yüksek direncin olduğu Alsancak, Güzelyalı gibi semtlerde ofis açacaklarını… “

AKP’li Sevim Tozan’ın kullandığı o sloganlar kimin biliyor musunuz, Scientology’nin.

1994 belediye seçimlerinden 2010 referandumuna kadar, her seçimde hileli zarla düşeş atmaya alışmış AKP, Yargı’yı da ele geçirmiş olmanın rahatlığıyla, kullandığı etik olmayan teknikleri açıklamakta sakınca görmüyor.

AKP’nin ‘ikna’ ve ‘irşat’tan kast ettiği, tarikat çetelerinin kullandığı zihin kontrol yöntemleriyle seçmen davranışlarını değiştirmektir. AKP, medyayı ele geçirerek, baskılayarak ‘bilgi’ kontrolünü eline geçirmiştir. Şimdi Türk halkının davranışlarını, düşüncelerini ve duygularını kontrol altına alıp manipüle etmektedir.

NLP, hipnoz gibi yöntemlerin ‘ikna’dan farkı şudur: İkna bir sanattır, etik bir yöntemdir. İkna edilmeye çalışılan bireyin zihni kendisini savunabilir durumdadır. NLP ve hipnozda ise insan zihni savunmasız, dirençsiz bırakılarak mesaj-telkin direkt zihine pompalanır.

Daha önce silme başka partiye oy veren köylerin, bir anda nasıl olup da sandıktan ‘tulum’ AKP çıkarttıkları sorusunun cevabı,

Bay Recep’in ekranlardaki ‘üstün hitabet’ yeteneğinin(!) sırrı hipnoz, sub-liminal mesajlar ve NLP tekniğindedir.

Eski bir Fethullah müridi, Utah Üniversitesi Profesörü Hakan Yavuz, Türkiye’nin geçirdiği dönüşümü ‘Türkiye’de İslami kesim Protestanlaşıyor ve İslamsız bir İslam oluşuyor’ diye açıklıyor. Bu saptamada, Fethullah tarikatının ve islamcı bir parti görünümündeki AKP’nin Scientology’le yakınlığına da bir gönderme olduğunu sanıyorum. (Scientology ile Fethullah tarikatının ortak noktası CIA tarafından korunup kollanmak. Her ikisi de işletmecilik, pazarlama, teknoloji pazarlama gibi hizmet sektörleri ile ilgileniyor. Kendileriyle irtibat kuran herkesle mutlaka iletişime geçiyorlar. Çok sayıda örgüt ve gruptan oluşan küresel şebekeler.)

2011 seçimlerine kadar AKP,

Zihni savunmasız bırakan yöntemlerle insan aklını, iradesini, davranışlarını kontrol altına almaya çalışacak.

Bunu İzmir’deki gibi hipnoz elemanlarını insanların üzerine salarak,

televizyon kanallarından örtülü frekanslarda mesajlar göndererek,

zihin haritasına uygun posterler asarak yapacak.

Gerçekten yüzde 42 olduğumuzu, yenildiğimizi, azınlıkta kaldığımızı aklımızın derinliklerine yerleştirmeye çalışacak.

Bazen de bağırarak, azarlayarak mesajlarını megafonla kulağımıza boca edecek.

Çare?

AKP kontrolundaki televizyon kanallarına gözümüzü kulağımızı kapatmak.

Çare?

Etik ve bilimsel olmayan yöntemlerin, seçmen davranışlarını etkilemek için kullanılmasını yasaklamak.

Çare?

AKP’nin hipnoz toplantılarına düşmüş, düşebilecek tanıdıkları uyarmak.

Türkiye’ye ait herşeyi gasp etmiş AKP ve tarikat çetelerine beynimizi de kaptırırsak, tamamen uyuşacağız. Hiç birşey hissetmeyeceğiz. Uyandığımızda ortada ne Recep Alço kalmış olacak ne İngiliz’in Gül’ü. Altıncıların asitle yaktığı çorak bir arazide, çadırlı mülteci kampı manzaralı salaş TOKİ binalarında yaşayan, NATO tanklarına füzelerine hazırolda duran, en akıllısı 10’a kadar sayabilen, bir avuç mercimek için birbirini öldüren, şalvarlı karaçarşaflı tuhaf bir ‘ümmet’ olacağız. Bizim vergilerimizle yapılmış havalaanlarından, duble yollardan, ABD Afgan eroinini Batı’ya aktarmasız taşırken, bizim de tadına bakmamıza izin verecek elbette. Suyunu içtiğimiz tulumbayı bekleyen AB ya da ABD askeri dipçiği böğrümüze vuracak, “Litresi 10 dolar” diyecek.

300-500 cahil ve hainin 9 yılda yaptığı tahribatı bir düşünün. Cumhur dediler Cumhuriyet’i yıktılar, islam dediler islamiyeti protestanlaştırdılar. Şimdi İNSAN diyecekler, insanımızı zihin kontrol yöntemleriyle insanlıktan çıkartıp robot yapacaklar.

 

18 Kasım 2010

kiymetnadirbindebir@gmail.com

1 40

Stelyo Berberakis’in haberinin tamamı için tıklarsınız.

10 ayda 33 bin mülteci-sığınmacı, Türkiye üzerinden Yunanistan’a oradan da Avrupa’ya dağılıyordu. Meriç boyunu ve Ege Denizi’ni kontrol altına alan AB’nin gücü FRONTEX, artık bu kaçakları Türkiye’de durduracak.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ‘sınır ihllalleri’ sayfasına bakıyoruz: http://www.tsk.tr/HABERLER_ve_OLAYLAR/4_Yasadisi_Sinir_Gecisleri/yasadisi_sinir_gecisleri_2010.htm

11-12 Kasım: Irak’tan giren 13 Irak uyruklu yakalanmış. Yunanistan’a geçmeye çalışan Filistin ve Somali’li 14 kişi yakalanmış. Edirne’de 12 Afgan, 1 Myanmar, 1 Ertre’li 14 kişi daha yakalanmış. İki günün hasılatı: 55 kişi

10 Kasım: 25 Filistin, 19 Somali, 8 Myanmar, 4 Irak, 2 Afganistan ve 1 Türkmenistan uyruklu, toplam 59 kaçak yakalanmış.

9 Kasım:Yunanistan’a  geçmeye çalışan 15 Myanmar, 6 Filistin, 2 Afganistan ve 1 Somali uyruklu, toplam 24 kaçak yakalanmış. Ağrı civarında, 8 Pakistan, 5 Afganistan, 4 Azerbaycan, 4 Irak ve 1 Bangladeş uyruklu olmak üzere toplam 22 kaçak yakalanmış. Irak’tan Türkiye’ye yasa dışı giriş yapan 3 Irak uyruklu, İran’dan giren 7 Türkmenistan ve 2 Kırgızistan uyruklu olmak üzere toplam 9 kaçak yakalanmış. Yunanistan’a geçmeye çalışan 13 Filistin ve 1 Myanmar uyruklu toplam 14 kaçak. Günün hasılatı: 72 kaçak göçmen.

8 Kasım:Afganistan uyruklu 9, Irak’tan Türkiye’ye yasa dışı yollardan geçen Irak uyruklu 3 kaçak yakalanmış. Yunanistan’a geçmeye çalışan 12 Irak, 2 Filistin ve 1 Afganistan uyruklu toplam 15 kaçak yakalanmış. Günün hasılatı 27 kaçak göçmen.

7 Kasım:Yunanistan’a geçmeye çalışan 37 Pakistan, 22 Myanmar, 11 Afganistan, 11 Filistin, 3 Irak,1 Gürcistan, 1 Fas, 7 Pakistan ve 1 İran uyruklu olmak üzere, günün toplam hasılatı 94 kaçak göçmen. Bu ay sadece 5 günde 307 kişi yakalanmış.

Bu liste böyle uzayıp gidiyor.

Çoğu müslüman ülkelerden gelen bu kaçaklar, bundan böyle kara ya da deniz yoluyla Türkiye’den çıkıp Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gidemeyecekler. Bundan sonra yılda 50 – 100 bin kaçak göçmen nüfusumuza eklenecek, eklemlenecek.

AKP’nin hangi akılla sınır kontrolunu TSK’dan alıp kuracağı ve büyük ihtimalle ‘çeteleşecek’ paramiliter güçlere teslim edeceğini bilmiyorum. Trakya, Ege’de sınırlarımızın kontrolünü ne karşılığında AB’ye devretti onu da bilmiyorum.

Kaçak göçemnelri ülkesine iade edemezsin, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, AB, ABD karşına dikilir. De iade ettin, bir tanesi idam edilse yine bu saydıklarım Türkiye’yi ‘insan hakları’ ihlaliyle suçlar. Sürekli yeni mülteci kampları açıp bunları barındırmak zorundasın. Türkiye’de mülteci kampları Silivri cezaevine benzemez. Kampta yaşayanın çıkıp şehirdeki günlük hayata da karışabilme özgürlüğü vardır. Afganistan’dan Pakistan’dan gelen adamın kim olduğunu nasıl bileceksin? Sabıka kaydını falan kimden isteyeceksin? Pasaportsuz kimliksiz şahsın verdiği ifadeyle yetinmek zorundasın. 

AB, Yunanistan – Türkiye sınırının kontrolünü FRONTEX’e bırakarak Türkiye’nin başına çorap örmüştür. Hükümetin ne tür pazarlıklarla buna cevaz verdiğini de henüz bilmiyorum. Bildiğim şu: Batı göçmen yükünü Türkiye’nin sırtına yıkmaktadır.

Aşağıdaki tablo Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK-UNHCR) Türkiye İstatistikleri sayfasından.Tıklayın.

7 yılda, Batı ülkelerinin Türkiye’deki sığınmacı-mültecilerden aldığı göçmen sayısı 18 bin 764. Her yıl Türkiye’ye gelen kaçak sayısı 100 bin civarı. Ülkesine dönemeyen ya da üçüncü bir ülkeye göçmen olarak yerleştirilemeyenler Türkiye’den sığınma talep edecekler. 

Batı, işgal ettiği ülkelerde zulümden, savaştan, açlıktan kaçanların yükünü yıkacağı ülkeyi bulmuştur: AKP yönetimindeki Türkiye.

AKP de, her seçimde hileli zarlarla düşeş atmanın yeni bir yöntemi olarak, papazlara vatandaşlık dağıttığı bugünlerde, kaçak göçmenlere de vatandaşlık verip seçmen listesine yazmaktan çekinmeyecektir. Batı çokkültürlülüğün iflas ettiğini bangır bangır itiraf ederken, ‘ulus’ olmanın çimentosunu islamiyet sanan AKP, Afganlı, Paki müslüman kardeşlerini de ‘ümmet’ olarak bağrına basacaktır.

BMMYK’nin Türkiye’den Yaptığı Yerleştirmeler

2000 – 31 Aralık 2007

2000

2001

2002

2003

2004

2005

2006

2007

Avustralya

318

154

297

339

313

131

101

145

Avusturya

1

 

 

4

 

 

 

 

Belçika

 

 

 

6

 

3

 

 

Kanada

666

636

679

556

453

189

459

364

Danimarka

5

25

267

3

5

 

1

 

Finlandiya

162

97

266

71

143

148

119

92

Fransa

 

4

2

 

 

 

 

 

Almanya

19

38

75

78

28

 

4

1

İrlanda

 

 

 

2

 

 

 

1

İtalya

 

3

 

 

 

 

 

 

Israil

 

 

 

 

 

 

 

1

Hollanda

10

3

11

5

3

 

14

4

Norveç

62

608

315

263

48

1

 

1

Yeni Zelanda

4

5

12

1

7

 

 

 

Polonya

 

 

 

 

 

1

 

 

İsveç

122

200

302

109

252

7

2

18

İsviçre

7

1

 

1

3

 

 

 

İngiltere

6

14

30

9

1

20

2

 

ABD

952

959

662

1,488

1,036

762

907

2,040

Toplam

2,334

2,747

2,918

2,935

2,292

1,262

1,609

2,667

 

16 Kasım 2010

kiymetnadirbindebir@gmail.com

 

 

4 50

Hiddetten kıpkırmızı olur, “Sen ne demek istiyorsun!” diyerek büyükelçinin üzerine yürür…

Bu hikayeyi duyduktan sonra, arkadaş grubu içinde uzun süre birbirimize “Sükseler” dileyip kikirdemiştik.

Hanefi Avcı’nın kitabını okuyup bitireli epey oldu. Bir haftada yarım milyon kitabı, 25 liraya hangi kesime sattığını da bilince, yıllar önceki ‘sükseler’ hikayesi aklıma geldi.

Kitabı yazdınmı pazarlamasını öyle bir yapacaksın ki, hem karşıt görüştekilerin parasını artı desteğini alacaksın, hem de o cenaha alttan alta matriksi yükleyeceksin.

Kitabı çize çize okumayı bitirince, içimden yüzüne karşı “Sükseler Hanefi bey! Sükseler amirim!” dedim. Çizdiğim yerleri paylaşıyorum. Mavi satırlar bana ait, gerisi kitaptan.

Şimdi bana şunu söyle Aziz and Azize okur!

Günün birinde şöyle bi paragrafa imza atsaydım, hakkımda ne düşünürdünüz?

Yolsuzluk olmadan Türkiye’de ekonomi olmaz

“Şuna inanıyorum ki bu ülkede rüşveti, irtikabı, ihaleye fesat karıştırmayı bir anda durdurmak, böylece tüm yolsuzlukları bir anda önlemek mümkün olsa, ülkede yatırımlar durur, devlet işleri kilitlenirdi. Çünkü tüm faaliyetlerdeki canlılığın tetikleyici gücü, bana kalırsa haksız menfaat temin etme duygusu ve beklentisidir. Eğer suyun başında duran memurlara, yapılan işlerde maaşları dışında menfaat temin edemeyecekleri havası yaratılırsa, onlar tüm işleri yavaşlatır, iş yapılmaz, sistem çalışmaz ve Türk ekonomisi durur.”

Efendim? Ne düşünürdünüz? Bu satırlardan sonra dürüstlük, ahlak, erdem üzerine tek bir laf etmeye hakkım olur muydu?

Hanefi Avcı bir polis şefi olarak bunları yazdı (sayfa 329) ve siz kendisini “dürüst polis” diyerek ödüllendirdiniz, o kitaptan bir haftada yarım milyon satın aldınız.

Hey yavrum okur, hey yavrum Türkiye!

Bakın daha neler var…

I.Bölüm DEVLET

Sayfa 361:

“… bayramlarda ve törenlerde yapılan Mustafa Kemal Atatürk övgüleri için sözkonusuydu. Resmi bayramlardaki törenlerde Atatürk övgüleri öyle bir abartılır ki, bir taraftan Mustafa Kemal göklere çıkarılırken, diğer taraftan da milleti ve tüm değerleri yok sayılır, neredeyse sıfır seviyesine indirilirdi. Oysa Atatürk’ü göklere çıkaran aynı anlayış, bir yanda kendisine ve ulusuna, diğer yanda da Atatürk’e hakaret etmektedir.”

Sayfa 335:

“Cumhuriyet mitingleri, 28 Şubat anlayışı doğrultusundaki faaliyetler ve hatta beğenmedikleri düşünceleri savunan bir kısım insanlara karşı belli inançtaki halkı aktif tavır almaya alenen çağıran demeçler rahatlıkla verilmiştir… herkes resmi ideoloji doğrultusunda düşünmeye yönlendirilmekte bu doğrultuda mantık yürütmektedir.”

Sayfa 333:

“En önemli yanılgılarımızdan bir tanesi de her derde deva diye kabul ettiğimiz Atatürkçülüktü. Ne olduğu bilinmeyen, içinin ne ile doldurulacağı bilinmeyen bir kavram.”

Ne diyorsun eyy Atatürkçü okur! Kitaba verdiğin 25 lirayı helal ediyor musun?

Sayfa 371:(PKK)

“Olayın en önemli taraflarından ordu, son 25 yıldır her türlü yöneme başvurarak silah ve güç kullanmasına rağmen PKK’yı bitirememiş; tersine örgütün silah ve sayısal insan güç yapısı itibari ile halktan aldığı destek açıdan güçlenerek büyüdüğü görülmüştür… Bölgede görev yapan en ciddi hava gücü en seçme komandolar ve özel timler ağır silahlar kullanarak binlerce operasyon, sayısı belirsiz hava ve dış harekat gerçekleştirmiştir. Buna rağmen bugüne kadar yapılanların neler kaybettirip neler kazandırdığı muhasebesinde…”

“… ordunun bölgede barış ve huzurun temini için demokratik açılım yönteminden başka çaresi yoktur.”

Sayfa 369:

“Öcalanin yaşaması ve ileriki süreçte hapisten kurtulup dışarı çıkması ancak açılımın başarısı ile mümkündür.”

Sayfa 331:

“Terör Türkiyede bir güvenlik sorunu olarak kabul edildi. Askeri bir mantıkla, güvenlik güçlerinin bakış açısıyla ele alındı.”

Eee ne diyorsun, TSK’ya güvenen, Öcalan’ı asabilmeyi çok istemiş okur! Terör bir güvenlik sorunu değil mi yoksa? Güvenlik güçlerinin değil de modacıların bakış açısıyla mı ele alınmalıydı?

Yoksa hakverdin mi bu paragraflarda Hanefi Avcı’ya?

Sayfa 352:

“Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki halkın kendi iradesi ile seçtiği hükümetin yöneticilerinin pek çoğu resmi kurumlar karşısında aciz kalmaktadır.”

Sence burada yüksek yargıdan değil de AKP hükümetinin önündeki başka hangi engelden bahsediyor, eyy referandumda yargının ele geçirilmesine HAYIR demiş okur?

Daha var… daha çok var.

Onları da yazacağım ama, sen yine de herşeyi Kıymet’ten bekleme eyy okur!.. Kitap elindeyse evir çevir bir daha bak, değilse boşver. Hanefi’yi iki günde okudun ama, yazıyı fazla uzatırsam kaçarsın.

-Devam edecek-

3 Kasım 2010

kiymetnadirbindebir@gmail.com

0 50

İstanbul Valisi Mutlu ”Elbette ki bir terör örgütü olarak gözüküyor” dedi. Bu İngiliz yasalarındaki professional negligence‘a girer. Savunma yapanın kendisini olduğundan ebleh göstermesi durumu.

İstanbul Emniyet Müdürü Çapkın ”Canlı bomba şu anda erkek görülüyor. Çalışmalar devam ediyor” dedi. Bu profesyonel amatörlüğe girer. Pro-am olarak adlandırılır, bunlar proyu görüp damı göremeyince ‘erkekmiş oh çok şükür’ diye sevinenlerdir.

Başbakan Oktay Ekşi’ye ve çevrecilere kafayı takmıştı. Bombayı Ekşi’nin patlattığını ileri sürebilirdi ama yapmadı. Olayı hidro elektrik santral yapımına karşı çıkanlara yıktı. Başbakanınki paraprofesyonel atmasyona girer.

Hillary Clinton “Dostumuz Türkiye halkının yanındayız” diyerek, saldırıyı “şok edici” olarak niteledi. Hillary’ninki the oldest profession (dünyanın en eski mesleği) cinsi profesyonelliğe girer. Güzel Türkçemizde buna orostopolluk diyoruz.

Görgü tanığı Ercan Aslan “Patlamadan sonra polislerden birkaçı ağlıyordu” dedi. Gerçek, gözyaşartan profesyonel davranış budur işte. Bomba patlar polis ağlar değil mi ya! (Türk polisi en hisli duyguların insanıdır).

Dalgamızı geçtik sadede gelelim.

Patlamayla ilgili en önemli bilgi bir eğlence organizatörünün söylediği: “Taksim’de bir barda, Amerikalılar Halloween (cadılar bayramı kutlar bunlar 31 Ekim’de) kutlaması için 30 kişilik rezervasyon yapmışlardı. O gün çoğu, aniden rezervasyonu iptal etti.”

Dünya basını olayı şöyle verdi:

BBC: Türkiye’de El Kaide bağlantılı gruplar küçük ve aktif gruplar var. Polis bu yıl 100’den fazla El Kaide militanını tutukladı.

Reuters: El Kaide bombacıları Kasım 2003’te de İstanbul’da 62 kişinin öldüğü yüzlerce kişinin yaralandığı bir dizi saldırıda bulunmuştu.

Yani, anlı şanlı yetkililerimizin korkudan dile getiremedikleri ihtimal, bombalamayı El Kaide’nin yapmış olmasıdır. Hükümetin içinde kendisini El Kaide, Hamas, Hizbullah gibi cihad örgütlerine yakın hissedenler başka sebepten, Genelkurmay başka sebepten altından El Kaide çıkmaması için dua etmektedirler ama, bombayı koyan yabancı istihbarat servisleri, olayı EK’nın üzerine yıkacak delilleri mutlaka serpiştirmişlerdir.

Ekim başında basında çıkan şu haberi hatırlatmak zorundayım, tıklayın: http://aksam.com.tr/2010/10/06/haber/dunya/6680/oldurulen_5_turk_ile_ilgili_korkunc_iddia_.html 

ABD Afganistan’da 8 EK militanını öldürmüş, militanlardan 5’i Alman pasaportlu Türk vatandaşı çıkmıştı. Avrupa tehlike altındaydı. El Kaide müslüman ülkelerden yabancı pasaportlu cihadist devşiriyordu. İçlerinde Türkler vardı. Eyvah geliyorlardı!

Zaten de yerli malı islami militanlar (homegrown) İstanbul’da ABD konsolosluğuna da saldırmış, daha once de sinagogları bombalamışlardı. 21 Ekim’de 5 ayrı ilde 5 militan gübreden bomba imal ederken yakalanmışlardı. Haberi burada tıklayın. http://www.foxnews.com/world/2010/10/22/al-qaeda-suspects-detained-turkey/

Zaten de 5 Ekim’de, El Kaide’ye katılan Türk F16 pilotu subayın haberi de vardı. Haber asılsız çıktı ama olsun, akıllarda basında ilk çıktığı gibi kaldı. Pilot haberi de burada, tıklayın. http://www.hurriyet.com.tr/dunya/15962750.asp

Türkiye’de Ocak’ta 120, Haziran’da 14 El Kaide militanını yakalanmıştı…

Demek ki bu haberlerle kafalar neye programlanıyordu? Türkiye’de islami cihat gruplarının özellikle El Kaide’nin aktif olduğuna, ABD hedeflerine, Avrupa’ya Türk cihadistlerin saldıracağına…

ABD’nın 11 Eylül 2001’den beri stratejisi bellidir. “El Kaide kovalıyorum” numarasıyla, NATO eliyle ülke işgal etmek. Afganistan’ı, Pakistan’ı aynı bahaneyle işgal ettiler. Sırada Yemen ve Türkiye var. İslami terörle ilişkilendir çök bağrına…

Buyurun bu da 31 Ekim tarihli haber: Yemen’den ABD’ye gönderilen bombalı pakette El Kaide izi varmış da… Ne yaptı ABD, Yemen’den operasyon izni istedi. Haberi burada, ötekileri tıklamadıysanız bile bunu mutlaka tıklayın.  http://haber.gazetevatan.com/hedef-yemen/337792/30/Dunya

Şimdi şu sorulara cevap ver ey okur!

ABD “Taliban, El Kaide operasyonu” ya da başka bahaneyle girdiği ülkeden çıkar mı?

ABD “deprem yardımı” bahanesiyle girdiği Haiti’den çıktı mı?

Genelkurmay Başkanı’nın “inşallah pkk’dır” mealindeki konuşmasının sebebini anladınız mı?

Taksim’de bombayı patlatan inşallah pkk’dır hakikaten…

 

1 Kasım 2010

Kıyme Nadir Bindebir

kiymetnadirbindebir@gmail.com

38 214
gul hillary ayna

Pakistan Cenevre Sözleşmesi’ne taraf değil. Dolayısıyla, ülkesine iade edilecek kaçak vatandaşlarına ‘insan haklarına uygun’ muamele edeceği garantisini vermiyor.

Avrupa hem kaçak Afganlıyı Pakistanlıyı Avrupa’da istemiyor, hem de Pakistan’a geri postalandıklarında kopacak insan hakları skandallarından korkuyor.

Çözüm? Cenevre sözleşmesini imzalamış olan Türkiye. Kaçakların önünü Türk-Yunan sınırında kesip Türkiye’den öteye geçememelerini sağlamak. Avrupa bir taşla kuş sürüsü vuruyor.

-Türkiye’yi açık hava mülteci kampına çevirme niyetleri gerçekleşecek. Avrupa’da yakaladıklarını kendi ülkesine değil Türkiye’ye iade edecekler.

-Sığınmacıların (mülteci değil, arada fark var) Türkiye’de kötü muamele gördüğü iddia edildiğinde, Türkiye’yi insan hakları ihlalleriyle suçlayacak.

-Türkiye’nin nüfusu hızla heterojenize edilir, toplum Kürt, Şabak, Ibıh, Arap vs. diye atomlarına bölünürken, bir de Afgan ve Pakistanlı azınlığımız olacak. 2010 yılının ilk altı ayında Türkiye-Yunanistan üzerinden AB’ye giren kaçak sayısı 41 bin. Demek ki her yıl, Türkiye nüfusuna 80-100 bin de kaçak Afganlı ve Pakistanlı göçmen eklenecek.

-En önemlisi de Avrupa müslüman kaçak göçmen girişine engel olmuş olacak. Sığınmacıların yükünü Türkiye’ye yıkacak.

“Türk-Yunan sınırına, Meriç boyuna AB askeri gücü (FRONTEX) yerleşiyor” haberini bir daha okuyunuz lütfen.

Bay Recep Papandreu’yla görüşüyor, niteliğini bilmediğimiz anlaşmalar imzalıyor ve Yunanistan karasularını 6 milden 12 mile çıkartıyor. Yani; Türk-Yunan sınırının kontrolü, karada AB gücüne, denizde Yunanistana bırakılıyor.

Biz cambaza, yani Güneydoğu’ya bakarken, Türkiye’den ilk Trakya kopuyor.

26’ya bölünmesi AB-ABD ve AKP tarafından kararlaştırılmış Türkiye’de, bölünmenin ilk adımı olan Kalkınma Ajanslarından biri de Trakya’da kuruluyor.

Bugün Anadolu’dan Trakya’ya kurbanlık hayvan girişi yasak. Avustralya’dan 200 bin koyun getirilebiliyor ama Anadolu’dan hayvan girişi yasak.

Bugün Trakya’da vatandaşın tarlasına artezyen kuyusu çakıp su çıkartması yasak.

Trakya çitfçisinin 65 bin dönüm tarım arazisi, Finansbank tarafından ödenmeyen kredilere mahsuben ipotek altında. Finansbank’ın sahibi Yunan Milli Bankası (National Bank of Greece).

Bugün Trakya için, adeta Türkiye genelinden farklı yasalar, uygulamalar geçerlidir.

AKP hükümetinin Trakya’yı kaç osuruğa sattığını ben bilmiyorum. Bildiğim; satışlardan komisyon, rüşvet almadan imza için kalem oynatmadıkları.

Suriye sınırında ise durum malum: Suriye ile vizeler kaldırıldı. Sevres’de geçen şehirler Ceyhan, Antep, Urfa, Mardin Suriyeli kaynıyor. Kaportacıya araba tamir ettirmeye Türkiye’ye geliyorlarmış artık. Ekonomi canlanmış a dostlar!! Yerseniz!

İstanbul’da ise: tarihi saraylar, kendisini Neo-Osmanlı sanan birilerinin çalışma ofisi. İstanbul gayri resmi başkent. U2 rock grubundan yabancı devlet başkanlarına kadar tüm ziyaretçiler İstanbul’da ağırlanıyor.

Sevres’in Adalar’a ilişkin maddeleri (madde 94-122) şöyleydi;

“Osmanlı savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecek…”

AİHM, Kıbrıslı Rumların açtığı 19 mülkiyet davasında Türkiye’yi toplam 15 milyon euro tazminata mahkum etti. Bunun arkası gelecektir. AKP-Talat iktidarı döneminde Kıbrıs’ta 21 bin Türk adını değiştirip Rumca adlar aldı. Orada da ulusal bilinç yok edildi. Bugünlerde AKP’lilerin Kıbrıs konusunda AB’ye efelenmeleri, “Rumlar için deniz bitti” demeleri herhalde “12 mili kabul ettik, Ege’yi kendimiz için bitirip Yunan gölü yaptık ya, daha ne istiyorsunuz?” demek olmalı.

Kıbrıs’ı, Ege adalarını kaç osuruğa sattıklarını bilmiyoruz. Bildiğimiz, komisyonlarını rüşvetlerini almadan resimlerini bile imzalamadıkları.

Sevres’in Boğazlar’a ilişkin maddeleri (madde 37-61) şöyleydi:

“İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlarda deniz trafiği on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletlerin donanmalarını yardıma çağırabilecek…”

Bugün Amerikan Başkonsolosluğu’nun sözde güvenlik talebi üzerine, Boğaz üzerinde ‘uçuş yasağı’ vardır. ABD’nin koyduğu yasağa kılıf olmak üzere, arada bir AKP’li zevatın “Sarayın üzerinden uçak geçince avizeler sallanıyor” dedikleri duyuluyorsa da, yasağı koyduran Amerika’dır.

2008 yılında, ABD 6. filosunun savaş gemileri, Boğazlardan, “Gürcistan’a insani yardım, çocuk donu, kadın pedi taşıyorum” deyip, RBOC metal roketleri, 25 milimetrelik Bushmaster top, 50 kalibrelik makineli tüfekler, Phalanx yakın hava savunma sistemi, CH-60 Knighthawk sistemi geçirmiştir.

İngiltere birkaç yıl önce, AKP hükümetine, Boğazları 8 uluslu bir komisyona devretmeyi önerdi. Memleketi üç osuruğa satanlar üzerine balıklama atladılar. Çanakkale bölgesine özel statü verilecek, İngiliz Uluslar Topluluğu ülkeleri Çanakkale’de kendi yasalarını geçerli kılacak, kendi polis gücünü bulunduracaktı.

Hani şu “Gelibolu’da şehit mezarları bozuluyor. Kemikler açıkta. Kabul edelim, biz iyi bakamıyoruz bu bölgeye…” haberlerini sık duyduğunuz dönemde yapılıyordu bu pazarlıklar.

TSK’yla ilgili bakanlıklar şiddetle itiraz edince, AKP yabancılara gizli gizli verdiği sözü tutamadı. Komisyon Başkanlığı sekiz yılda bir Türkiye’ye gelecekti elbette. Yersen!

AKP, Boğazları, Montreux Anlaşması’nı, Çanakkale bölgesini kaç osuruğa sattı henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz, komisyonlarını, rüşvetlerini almadan fotoğraflarını bile imzalamadıkları.

Sevres’in Güneydoğu bölgemize ilişkin maddeleri (madde 62-64)şöyle idi:

“Kürt Bölgesi: İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabilecek…”

Bugün AKP hükümeti, Kürdistan’ı tanıyarak Erbil’de başkonsolosluk açmış, “Biz değil devlet görüşüyor” diyerek pkk terör örgütüyle, “Amcamız olur” diyerek Barzani’yle görüşmekte, sıkı pazarlıklar yapmaktadır. Sıkıştıkları noktada, talimat almak üzere, yeni alınmış uzun menzilli uçaklarına binerek soluğu Washington’da almaktadırlar.

‘Açılım’ adı altında, Kürdistan’ı Güneydoğu’ya doğru esnetme çabasındadır.

Trakya sınırımıza AB askeri gücü konuşlanmışken, benim endişem ‘mayınlı araziyi temizleme’ bahanesiyle NATO tanklarının da Güneydoğu’ya konuşlanmasıdır.

AKP’nin Güneydoğu’yu kaç osuruğa sattığını da henüz bilmiyoruz. Günün birinde vatana ihanetten yargılanırlarsa hep birlikte öğreniriz.

Sevres’in Ermenistan’a dair maddeleri (madde 88-93) şöyle idi:

“Osmanlı Ermenistan Cumhuriyetini tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek.” Başkan Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a vermişti, bugün hakem sıfatıyla Hillary Clinton görev icra ediyor.

gul hillary ayna      

AKP hükümeti Ermenistan sınırını açmaya ABD’ye söz vermiştir. AKP Türk kamuoyuna “Dostluk… sınırı açacağız… ticaret… kem küm…” derken, Ermenistan Cumhurbaşkanı, halkına “kayıp vatanlarını geri alma” sözü veriyor. Kayıp vatan dedikleri Doğu Anadolu’da 12 vilayet.

Sevres Anlaşmasında Azınlık Hakları (madde 140-151):

“Osmanlı din ve dil ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrımüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her seviyede okullar ve dini kurumlar kurmakta serbest olacak, Osmanlı’nın bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecek…”

Bugün AKP, kurucu belgelerimizden biri olan Lozan Anlaşması’nda bulunmayan azınlıklar yaratmakta, hatta mantığının freni tutmayıp ‘Türkiye’de Türk azınlık’tan bile bahsedebilmektedir.

AKP hergün yeni kiliseler açmakta, hergün yeni haçlar dikmektedir.

Artık uluslararası ilişkilerin en temel ilkesi olan ‘karşılıklılık prensibi’ de hiçe sayılmaktadır. Yabancıya verilen her ayrıcalık, her arazi, her liman, her maden ‘karşılıksız’ hibe edilmektedir.

2010 Kasım ayı itibariyle, AB-ABD tarafından denetlenmeyen yerimiz kalmamıştır.

Yabancı okullara ‘karşılıksız’ verdiği arazi satın alma iznini, benim yerini yurdunu bilmediğim ama eminim Yunanistan’ın Ermenistan’ın  bildiği o arazileri AKP kaç osuruğa satmıştır, bir gün yargılanırlarsa öğreniriz.

Sevres’in askeri konulara dair (madde 152-207) maddeleri şöyleydi:

“Osmanlı’nın askeri kuvveti, 15.000’i jandarma olmak üzere 50.000 personelle sınırlı olacak, Türk donanması tasfiye edilecek, Marmara Bölgesinde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecek…”

Bugünlerde AKP ve destekçilerinin habire “bu kadar kalabalık orduyu beslemenin zorlukları”ndan bahsetmesini, Atatürkçü kadroları Ergenekon safsatasıyla tasfiye edip, donanmaya habire fuhuş baskını(!) düzenlemesini, paralı askerliğe geçiş, askerlik süresinin kısaltılması tartışmalarını, askeriyenin kozmik odalarına girilip askeri sırların-planların talan edilmesini de Sevres Anlaşması’nın bu maddeleri bağlamında okuyunuz.

AKP Türkiye’nin geçmişini, geleceğini, suyunu, iklimini, insanların sağlığını dahi satmıştır. Kurdukları hidro elektrik santrallari iklimi değiştirmekte, ekolojik yıkıma neden olmaktadır. Tarım arazileri sakıncalı HES’lerin yapımı için kamulaştırılmakta, halk ‘göç’ veya ‘kanser’ arasında tercih yapmaya zorlanmaktadır.

“Bu zihniyet anasını da satar”

AKP iletişimi, limanları, bankaları, madenleri, toprağı, önemli kamu-sanayi kuruluşlarını yabancılara satmıştır.

AKP bu memleketi üç osuruğa ‘babalar gibi’ satmıştır, satmaktadır.

Çoğunun cebinde Amerikan pasaportu da olduğunu kuvvetle tahmin ediyorum. Ona rağmen, bu vatan AKP’lilerin de ‘anavatan’ıdır. Fikrimce anavatanını üç osuruğa pazarlayan adam anasını da pazarlar.

Oktay Ekşi’nin “Bu zihniyet anasını da satar” tepkisine hak veriyor, istifaya zorlanmasını, istifa etmesini anlayabiliyorum. Dönem faşist dönem, muhalif her köşe yazarının başına gelebiliyor.

Benim anlayamadığım Ekşi’nin “ananızı da satarsınız” sözü için hem istifa edip hem AKP’den neden özür dilediği.

Satarlar, sonra da Madıfakığ Sümbüllah Efendi türbesine gider tövbe eder bunlar. Özür niye??

 

Kıymet Nadir Bindebir

31 Ekim 2010

kiymetnadirbindebir@gmail.com

0 23

Ben Ramiz dayının dünyanın öbür ucuna gönderdiği öz kızıydım. Adım Fatmagül’dü. Dört kişinin tecavüzüne uğramış, bekaretimi sevdiğim erkeğe verememenin üzüntüsünden titrek olmuştum. Sevdiğim adam Ezel vurulunca, çiftliğinde zengin ve yapayalnız kalmış dul bir hanımağaydım. Sonra Polat Alemdar çıkageldi. Benimle evlenecek, Mukaddes yengemin şerrinden kurtaracaktı ki, ufak bi işi çıktı. Bi yol İncirlik’i basıp gelecekti. Zaza dayının tesbihini Amerikalıların elinden kurtarması lazımdı.

Ben Ramiz dayının dünyanın öbür ucuna gönderdiği, ihanete, tecavüze uğramış, kafası az karışıkça öz kızıydım.

Ekrandaki bilumum karanlık yiğitlerin raconunun üstüne racon kesilmiyordu. Hepsi de sakallı, hepsi de ağır abi, hepsinin de kaşı dikişliydi anasını satiym. O raconlar arasında duydum Büyük Reis’in “Yüzde 42 neden hayır dedi… araştırın… ikna edin!” fermanını…

İkiye,

Kıvanç Tatlıtuğ’a pardon sekize,

26 ya bölünmüş Türkiye haritaları, mezarlık sahneleriyle birlikte gözüme gözüme sokulurken, Reis “Nedennn hayırr??” diye kükreyince, korkudan yine titrek oldum…

Ancak kendime gelebildim. Şimdi arzedeyim Reis!…

Hani Pera Palas’ın yeni prizlerinin takılması vesilesiyle yaptığınız kurdele kesimi sırasında Atatürk’ün kaldığı odaya girmiştiniz ya! Kullandığı eşyalara bakmıştınız…

Ve sadece şunu sormuştunuz: “Giydiği keten takım ne markaymış?”

İnsanoğlu içindeki kültürel boşluğu, marka takıntısıyla kapatır Reis! Takıntılıların ‘marka’ sandığı nesneler, Çin’deki mahkumlarca, Nepal’de acından ölen emperyalizmin kölelerince, Hindistan’da ayağından tezgaha zincirlenmiş 6 yaşındaki çocuk tarafından ‘sweatshop’ denilen izbe atölyelerde ‘boğaz tokluğuna’ imal edilir. O 500 liralık ‘marka’ ipek türbanlar, matrix güneş gözlükleri, İslamabad, Katmandu sokaklarında 1 dolara satılır.

Devrimlerini anlamaya zihinsel-kültürel atlyapınız müsait olmadığından, Atatürk’ü “şıklıktan ibaret” sanmanızı anlayabiliyorum.

Bir dönem ikinci Atatürk olmaya çalışmanızı,

Atatürk’le birşey yarıştıramayacağınızı anlayınca da Hitler, Ferdinand Marcos, Çavuşesku, Kaddafi’ye meylettiğinizi,

Kılavuz karga olunca da, demokrasinin nasıl ‘üstü kebap altı Tophane’ hale geldiğini görebiliyorum.

‘Özal’a niyet Recep’e kısmet’ federasyon planlarının Geleneksel Hakkari Kepenk Kapatma Festivalleri ile, toplumun atomlarına ayrıştırılmasının Birinci Tophane Galeri Yıkma Şenlikleri ile kutlanacağının da farkındaydım.

‘Levyeli ileri demokratlar’ın kendilerini devletle,

güçlü iktidar partisiyle,

polisle özdeşleştirmesini izlemekte,

bu şedit güruhun, ne zaman ‘nizamın koruyucusu’ olarak kendisini dövmeye, öldürmeye yetkili görmeye başlayacağını da merakla beklemekteydim (bkz. Hitler Almanyası).

Destek aldığınız Fethullah tarikatının, fena halde yabancı istihbarat servislerinin kontrolünde,

‘aşırı sağ’ görüşte, ırkçı ve kapitalist sisteme yüzde 100 entegre olmuş bir holding olduğunu da görmekte,

İslamın ılımlısının olamayacağını, iktidarın gücünü kullanarak mutlaka militanlanlaşacağını bilmekteydim.

İstanbul’da 1 milyon evi yıkıp, yerine sığ estetik anlayışınıza uygun TOKİ binaları konduracaktınız. Bu arada yüzlerce yandaşınıza ihale verecek, rant sağlayacaktınız. İktidar partisinin en üstündekiler olarak bu soygundan mutlaka komisyonunuzu alacaktınız ve fakat bu yıkımların, soygunların hesabını adalete vermek istemeyecektiniz. O sebepten Yargı’yı ele geçirmeye fena halde ihtiyacınız vardı.

Üçbin yıllık tarihi eserin üzerine beton döküp kurduğunuz cilalı imaj kentleri, seçim zamanı size oy olarak dönecekti.

Yandaşlarınız, holdingleşmiş tarikatlarınız, çokuluslu şirketlerle birlikte, toprağa ihanete devam etmek istiyordunuz! Gelecek kuşaklara, kök hücresine kadar, DNA yapısını bozana kadar ihanet etmek istiyordunuz Reis! Referandumdan ‘evet’ çıksın istiyordunuz!..

Sizin için teknoloji; seçime hile karıştırmak için kullandığınız bilgisayar programlarından, TEFE, TÜFE, enflasyon rakamlarınla dilediğiniz gibi oynamanıza yardımcı yöntemlerden ibaretti. Bilimin, hipnotik reklam için işinize yaradığı kadarına saygılıydınız.

E bizim de karakterimiz şeyh şalvarında bit, hünkar kapısında it olmaya müsait değilken, paraya değil doğaya, bilime tapınırken HAYIR demeyip ne diyeydik yani Reis!

Hırsızlıklarınızı halkın gözüne sokup, partinizden iki büyük ‘kelle’ almış Kılıçdaroğlu “Biz ranta değil hizmete talibiz” derken ona inanmayıp da, zat-ı alinizin “Muhalefet AK Parti’yi indirsek de, şu dolu hazineyi boşaltsak diye düşünüyor” demenize mi inanaydık yani!

Deniz Feneri yolsuzluğunun AKP’ye uzanan dosyaları kırk kasa içine kilitlenmişken,

Ortalık, sıfırdan başlayıp 10 yılda trilyoner olan, kimin ‘kasa’sı olduğu belirsiz heriflerden geçilmezken n’apaydık yani!

“Evet, donumuza kadar soyulmaya, memleketin işgal edilmesine, bölünmesine, imam kadı – imam doktor ? imam siyasetçiyle, Akdenizli gibi değil çöl bedevisi gibi yaşamaya razıyız” mı diyeydik!

“Evet, çokdilli, çokkültürlü, çokdinli, çokcinli bir toplumda yaşamak istiyoruz” deyip, boynumuza BOP-Sevr haritalı muskaların asılmasına, islam cumhuriyetine dönüşmeye onay mı vereydik yani!

De ki referandum öncesi söylediklerinize, hatta hilesiz hurdasız yüzde 58 aldığınıza bile inandık…

De ki safız, yavrunuz Bilaloğlan’ın, daha sandıklar kapanmadan “Bize yüzde 56 gibi tartışılmaz bir rakam lazım” derken gözündeki kamaşmayı da farketmedik…

De ki her bir vaadinize sorgulamadan iman ettik…

Peki referandumdan hemen sonra, Yüksek Seçim Kurulu personeline, ‘Meslekte Yükselme Sınavı’yla, ikiye üçe katlanacak ballı maaşlar, kaymaklı emeklilikler vaad ettiğinizi duyduğumuzda da size inanmaya devam mı edeydik a Reis!

Diyanet personelinden sonra YSK personelini hangi başarısı için ödüllendirdiğinizi sormayaydık da ‘hikmetinizden sual olunmaz’mı diyeydik!

Bunca yalan, bunca talandan,

bunca gaz bombası, biber spreyi, Silivri tezgahından sonra n’apaydık yani!

Hazinenin dolu,

sizin villada kiracı,

insan haklarının dininle milleti dövme özgürlüğü,

Fethullah tarikatının sivil toplum örgütü,

AKP’nin demokrat olduğuna inanamıydık!

Hayır vermeyip ne halt edeydik Reis!

Ramiz dayının dünyanın öbür ucuna gönderdiği, tecavüze uğramış, kafası karışıkça kızı olsak,

nereden geldiği belirsiz parayla Mercedes’li,

suratı karanlık,

kaşı yarık,

sesi boğuk,

eli ağır,

habire birşeylerin intikamını alan ‘kodumu oturtur yiğit’lere meyletseydik, bizi de etkilerdiniz!..

O meydanlarda azarlaya tersleye, sesinizle dövmenize, haşin karakterinize, elemterefişkemgözlerelazer uzun boylu hallerinize biz de hayran olur, biz de bi kere verirdik!..

‘Evet’ oyu yani!

E ama şimdi kuru ve suludan arınmış sade kafayla, belediyeler dahil geçmiş 16 yıla bakınca, n’apaydık yani, hala inanamıydık Reis!

‘İrticai faaliyetlerin odağı’ parti olduğunuzu bile unutamıydık!

Dön hele şu yüzde 42’ye bi daha bak! Biz Fatmagül’ün abisi miyiz Reis!

Abisi miyiz biz Fatmagül’ün!

Fatmagül’ün biz abisi miyiz!

 

kiymetnadirbindebir@gmail.com

3 Ekim 2010

2 23

Ahmet Özal yırtınıyor: “Babam suikaste kurban gitti. Suikastçilerin isimlerini o dönemde İsviçre İstihbaratı bilgiyi MİT’e verdi. İsviçre istihbaratı zannedersem banka hesaplarını araştırmış. Bu gizli arşivler açıklanırsa tüm isimler çıkar ortaya” diyor.

Israrla Emniyet ve MİT arşivlerinin açılmasını istiyor. “Emniyet ve İstihbarat arşivlerini kimse açmıyor. Ben yıllardır söylüyorum. Arşivler açılsın, suikastın arkasında kim varsa ortaya çıksın.” diye feryad ediyor.

Korkut Özal yırtınıyor: “Ağabeyim zehirlendi.”

Bir Arınç’a hayali suikast vakası yaşadık yakın geçmişte. Arkasından TSK’nın kozmik gizlilik dereceli odaları günlerce talan edilmişti. Şimdi Ahmet biraderimiz de yine bir suikast iddiasıyla, kendisine ne faydası olacaksa MİT’e girilsin istiyor. Geçen yıl annesiyle ziyaret edip, Kuzey Irak’ta inşaat işleri için Barzani’nin desteğini ‘rica etmişlikleri’ vardı. MİT arşivlerine girilmesi de Barzani’nin Ahmet Özal’dan bir ricası mıdır zaman gösterir.

Şimdi lafı dolandırmadan, Özal’ın ölümü hakkında yıllardır kimseyle paylaşmadığım sırrı(!) açıklayayım, bu yazıyı okuyacak 30 okurdan (böyle de reytingimiz yüksektir yani) Özalları tanıyan varsa, bir zahmet iletiversin.

4 Nisan 1993’te 11 günlük Orta Asya gezisine Turgut Özal’la birlikte, 200 küsür kişilik kalabalık bir heyet katıldı, içinde Bakanlar, milletvekilleri, diplomatlar, işadamları vardı.

Boru değil, Sovyetler’in dağılmasından sonra Türki Cumhuriyetlere ‘ağabeylik’ yapmaya soyunmuşuz ki, breh breh breh!! Kendi don lastiğimiz kopukken kültürel vs. altyapısı gayet yerinde Orta Asya Cumhuriyetlerine hamiliğe kalkışmak abesle iştigale giriyor ama olsun… O günlerde Azerbaycan’ın Fuzuli kentinin Ermenistan tarafından bombalanıyor olması ‘ağabeylik’ rolümüze sağlam bahane.

Uzatıp sırrı sulandırmayayım, Özal ve heyeti 11 gün sonra döndüler. O heyetten birini karşılamaya havaalanına gittim.

Esenboğa ? Ankara arası, arabada konuştuğum şahıs, Özal’ı seven, saygı duyan, benim de “Alışamadım” cenahından olduğumu bilen birisi.

Dedim ki; “Özal’ın uçak merdiveninden inişini beğenmedim. Rengi morarmış sanki… Yorucu muydu?”

Dedi ki; “11 gün onun yediğini sen de yesen sen de morarırdın. Türki Cumhuriyetlerde olağanüstü izzet ikram yapıldı. Sofrada tabaklar doluyken bile habire elimize et dolu, pilav dolu tepsiler tutuşturuldu. Ben 10 tanesini yanımdakine pass edip 11inciden bir lokma aldım. Cumhurbaşkanı hepsinin tadına baktı. Bazen onun görmediği yemekler olduğunda, (doktoru) Cengiz Aslan “Sayın Cumhurbaşkanım bu etten de alın…bu dolmanın tadına baktınız mı?… Bu pilav bir harika Sayın Cumhurbaşkanım” diye her tabağı Özal’a gönderdi. O da hepsinden yedi. Etlerin üzerinde bir parmak yağ… pilavlar tereyağıyla yapılmış… o hamur tatlılarını yiyen üç gün yerinden kalkamaz… bu adamı doktoru öldürecek…”

O heyet üyesi bunları dediğinde tarih 15 Nisan 1993’müş.

Özal 17 Nisan’da koşu bandında jimnastik yaparken öldü.

O vakit Özal’ın baypass ameliyatını yapan doktoru Michael Debakey, Özal’ın ‘cardiac dysrhythmia’dan (kalpte ritim bozukluğu) ölmüş olabileceğini söyledi.

Şimdi kimseye tıp dersi verecek değilim ama, bypass ameliyatıyla kalp damarları değiştirilmiş, 1.50 boyunda 100 kilo bir adamın ne yiyip ne yememesi gerektiğini, hangi sporları yapabileceğini önce kendisi, sonra doktoru bilmelidir.

Babasına çok değer veren evlat da, hele de baba Cumhurbaşkanı ve elinde her türlü imkan var iken, bypasslı babasının sağlık durumunu yakından takip edip, kolesterol vs. tahlillerini yaptırmalıdır.

Şimdi MİT arşivlerini ortaya saçmak için ikinci bir suikast bahanesi uydurulmuyorsa eğer, Ahmet Bey biraderim doktor Cengiz Aslan’la bir daha konuşsun. Şu anlattığım yağlı etlerin, pilavların, hamurların hesabını bir sorsun.

Ha! Bir de Mısır Kralı Faruk vardı babası Turgut Özal gibi ölen. Kısa, tombalak, 136 kilo çeker bir zat idi Kral Faruk.

Roma’da sofra başında yığılıp kaldıydı da, arkasından yıllarca “Ajanlar zehirledi” rivayetinden geçilmediydi.

Ahmet ve Korkut Özal’a, kolesterol, koroner kalp yetmezliği vs. gibi konuların yanında ‘tevessü-ü mide’ bahsini de incelemelerini hararetle tavsiye ederim. Tabii amaç Fethullahçı polise MİT’in kozmik odaları talan ettirmek değil de, Turgut Özal’ın ölüm nedenini anlamaksa.

Eh! Can boğazdan geliyor, boğazdan da gidiyor bazen! Sırrı da kozmik odalarda değil, ağır sofralarda olabiliyor. Hatta Bir Sezen Aksu şarkısında bile. “Homini de gırtlak pufidi kandil tumba yatak…”

kiymetnadirbindebir@gmail.com

23 Eylül 2010

26 Ekim 2010’da not: Eh soruşturma açılıyor, Savcı Semra Özal’ı habire ifade vermeye çağırıyor, ama kocasının cinayete kurban gittiğini, soruşturulması gerektiğini iddia eden hatun bir türlü ifade vermeye gitmiyor. Ne iş???

0 30

Tophane’de,

* bize göre; ‘sanatın içine tüküren’,

* zihninde ‘suç’ kavramı ‘günah’la yer değiştirmiş,

* günah kavramını da ihtiyaçlarına göre liberalize etmiş,

* tesettürlü evlerinde her türlü taciz, tecavüz, çocuk istismarı yaşanan,

* uyuşturucu trafiğinin kontrolunda da payı olan tarikatların yolunda giderken, mini etekli bir kızın eteğine ya da içtiği biraya itirazı olan,

* aslında İstanbul’un yerlisi bile olmayan,

* AKP’nin yardım kolileriyle beslenen lümpen güruh hayat tarzımıza saldırdı.

* Yandaki resmi yayınlayan Tophanehaber sitesine göre; sokaklarında içip dağıtan,

* tesettürlü bir kadına laf atan,

* arabalarıyla kaldırımları işgal eden densizlere hadleri bildirildi.

İstanbul Valisi’ne göre; büyütülecek birşey yok, olay ‘organize’ değil ‘spontane’ gelişti (herhalde organize olduğu saptansa, Ergenekon iddianamesine iliştirilecekti).

Savcılığa göre; kimseyi gözaltına almaya bile gerek yok, zaten yaralananların tedavisi de yapıldı bitti.

AKP’li, İlahiyat fakültesi mezunu Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’a göre; “İçkili partilere bir dur demek gerek!” Olay burada kopuyor işte. Belediyede. Mahalle baskısını, devlet baskısına dönüştüren süreç, belediyeler eliyle şekillendiriliyor.

Beyoğlu Belediyesi, her semtte ‘semt konakları’ adı altında evler açıyor. Tophane, Okmeydanı, Kasımpaşa’da da bu evlerden var.

Semt Konakları, ‘cemaat’ dedikleri Fethullah tarikatının Işık evleri örgütlenmesinin daha gelişmiş şekli. Bu konakların açılış kurdeleleri, ponpon kızlardan fellik fellik kaçan Recep-Emine Erdoğan tarafından kesiliyor.

Gıda bankacılılığı adı altında, tarikat yuvalarının nasıl vergi sisteminin dışına çıktıkları, belediyeler eliyle yandaşlarını zengin ettikleri bilinmektedir (gıda bankacılığı yoluyla islamcıların nasıl vergi kaçırdıklarına dair, tıklayın). Beyoğlu Belediyesi gıda bankacılığı da yapıyor.

Konaklarda ‘hanım’lara yönelik hobi faliyetleri yürütülüyor (takı tasarımı illaki var), kuaförlük, berberlik gibi mesleklerin eğitimi veriliyor.

semt_konaklari24

 Sosyal yardım adı altında, belediyelerin imkanlarıyla evlere gıda kolisi gönderilmesi bu semt konaklarında örgütleniyor. semt_konaklari33

 Bu konakların, kendilerine benzemeyenleri dışlayan, tesettürlü, evrensel etik kuralları reddeden, kendi islami ahlak sistemini dayatan bir sosyal yapısı var. Belediyeler tarafından toplumun tümüne verilmesi gereken hizmetlerin, sadece yandaşlara sağlandığı, getto tarzı yaşamların teşvik edilerek örgütlendiği yerler bu konaklar.

Başında Beyoğlu Belediyesi, başında Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan var.

Biz de şaşırıyoruz sonra, Tophane serserileri sanat galerisine neden saldırdı, Misbah Demircan neden “İçkili partilere bir dur demek gerek!” dedi diye… Toplumun hayat tarzlarına göre ayrıştırılması-bölünerek farklılaştırılması belediyeler eliyle organize ediliyor çünkü.

Tophane ağzıyla söyleyeyim de, içki içene had bildirdiğini sanan şakirt de anlasın:

Tophane rıhtımında bütün dalgalar havagazı annadın mı! Aslolan memleketin tümden BOPHANE’ye dönmüş olması ciğerim!… Senin hizmetlerine de ihtiyaçları kalmadığında oradan da vururlar kıçına tekmeyi, Roman açılında Tayyip’i şapır şupur öpen Sulukuleli çeribaşına dönersin. Yıkık evinin önünde iki plastik leğen, bi dürülmüş yatak, bi de makarna kolisiyle ağlarken resmin çıkar medyada.

Sonra bi bakarsın, kafasında şişe kırdığın sanatsever savunuyor senin barınma hakkını.

AKP rıhtımında bütün dalgalar havagazı yiğenim! Aslolan toplumun ‘benzemez’ unsurlarını birbirlerinden iyice ayrıştırıp toplumu atomize etmek.Yoksa şarkısı bile var, Tophane rıhtımında gemi yaparlar gemi / ehl-i keyif oturmuş çekerler demi… AKP’nin toplumu atomlarına bölme niyeti olmasa, Tophane sana da yeter ehl-i sanata da ehl-i keyife de! Ama niyet başka…

Kıymet Nadir Bindebir

kiymetnadirbindebir@gmail.com

23 Eylül 2010

10 25

Emperyalist Batı, demokrasinin olmadığı ülkelerde, kendi ulusal çıkarlarını genişleteceği zaman, yanaktan “Sen ne müthiş demokrasisin yavrum” makası alır. Bush’un Pervez Müşerref döneminde Pakistan demokrasisini bile övmüşlüğü vardır diyeyim, gerisini siz hesap edin.

Ol Bush, AKP’ye destek atacağı zaman, ‘Türkiye’nin güçlü laik demokrasisi’nden dem vururdu. Obama, ‘laik’i çıkartıp terminolojiye ‘ileri demokrasi’yi ekledi. Artık ‘ileri demokrasimize’ övgüler düzülüyor. Laiksiz ama ileri… Ya da ileri, çünkü ‘laik’siz.

Diktatörler de ‘demokrasi’ çukulatasını sık kullanır. Zulmettikleri halkı yatıştırmak, muhaliflerin sesini kısmak, Batı’nın gözünde meşruiyet kazanmak için demokrasiden iyi kaplama malzemesi bulunmaz.

Hernekadar demokrasinin temelinde ‘özgür irade’ varsa da,

Hernekadar Türkiye’de sekiz yıldır, zihin iğfal şebekesi tarikatların baskısı olmadan, özgür iradeyle ve hilesiz seçim yapılamadıysa da,

Hernekadar zihni 24 saat rahat bırakılsa, seçmen “Bono’nu da al git!” diyecek raddeye geldiyse de, rahat bırakmıyorlar.

13 Eylül 2010’dan itibaren, AKP’nin dayattığı ileri demokrasi (…), ‘diktatörlerimizi seçme özgürlüğü’müzdür.

Sekiz yıldır yediğimiz absurd, içtiğimiz sürreel!…

Tarladan ekin, ormandan ziraat mühendisinin bıraktığı kırmızı karınca yuvaları çalınıyor. Otlaktaki sığırı tabancayla vurup kasaplara satan şebekelerimiz var artık.

Zenginler sevgililerine ev-araba-mücevher almayı bırakalı çok oldu. Doğum günlerinde ya ada ya televizyon kanalı hediye ediyorlar.

80’lik dedeler televizyonlarda ‘Ben garı istiyem’ diye kulak pırpırlıyor, 90 dakikalık dizinin 2 dakikalık ‘tecavüz’ sahnesi sado-mazo medyanın başköşesinde. Saçını gösterse 70 bin yıl cehennemde yanacağını sanan türbanlı kadın, televizyonda adama “İktidarsız mısın?” diye sorabiliyor.

İslamcılar naylon bir islam üretmekle meşgul, ırkçı Kürtler naylon devlet kurmakla.

Elini sallasan mehdiye, kolunu sallasan şeyhülislama değiyor. Versace koltuklu mehdi, kafayı neyle yumuşattıysa artık, “Referandum günü şimşekler ‘elhamdilülillah’ diye çaktı” diyor.

Yasağın daha adı konmadı ama içki yasak. Ters tepmiş olmalı ki, istatistiklere göre vatandaş şarabı birayı bırakıp sert alkole yönelmiş. Rakı satışları patlamış.

AK-koyunların hükümdarı talimat verdi: “İlk hedefiniz sahillerdir!.” Hesapta Trakya, Ege, Akdeniz, herkesi AKP’li, herkesi müslüman, herkesi fenerbahçeli yapacaklar. Hükümdar sahil deyince denize sıfır noktasından başladılar, iskeleleri yıkıyorlar.

Eskiden boşanılırken ille de çocuk için velayet kavgası çıkardı, şimdi millet ‘aman çocuk sende kalsın’ diye velayeti üzerinden atma davası açıyor.

Kızın biri bir yıl önce Cumhurun reisini protesto ediyor, bir yılda kafasında ne değiştiyse, evinin kadını olup 3 çocuk doğurmaya kalkıyor. Çocuklarının adı Recep, Tayyip, Abdullah olacakmış.

Memleketim şizofrenlerinin üfürdüklerinden ozon tabakası delindi. Hipnozlu, subliminal mesajlı ‘ikna yöntemleri’, Aspirin’den daha fazla kullanılıyor.

Koskoca Emniyet Müdürü Fethullah tarikatının devlete nasıl çöreklendiğini anlatan 600 sayfa kitap yazıyor, hükümetten tık yok.

Bizden beklenen de uyuşturucu, mazot, petrol kaçakçılığı, kara para aklama dahil her tür yasadışı faaliyetin içindeki ‘cemaat’ diyerek yasallaştırmaya çalıştıkları bu mafyatik tarikatlar mevcut değilmiş gibi davranmamız…

Sınırlarını mafyatik tarikatların çizdiği ‘ileri (!) demokrasi’nin hegemonyasını kabullenip, artık sınıfsal eşitsizlikten söz etmememiz…

Sadece ‘etnik-mezhep’ temelli kavgalara yasak yok, tersine onlar teşvik görüyor.

Televizyonun en çok izlenen dizilerinden birinde bütün kötü karakterler sarışın mavi gözlü. Televizyondan en çok ulusa seslenenler, üzerinde fiyat etiketiyle gezinen adamlar.

Referandum görüntülerine göre, erkeğimizin yeni kıyafeti Afgan-Pakistan usulü şalvar kamiz (şalvar üstü uzun kollu, yırtmaçlı uzunca gömlek).

Dünya bu hallerimizi gördükçe şaşkın…

Dışişleri Bakanları Davutoğlu’nu arayıp “Neden habire siz kazanıyorsunuz? Sırrınız ne?” diye soruyorlarmış… Gazetelerde yazı dizileri: “Neden hep AKP kazanıyor?”

Bildiklerimi, toparladıklarımı anlatayım, sekiz yıldır yediğimiz absürd içtiğimiz sürreelken neden kazandıklarını anlamayı Arif and Arife okura bırakayım…

Adı Erol Olçak. Arter Reklam Ajansı sahibi.

Birkaç ay evveline kadar ajansın websitesi boş mavi bir ekrandı. Oysa Erbakan’dan, Tansu Çiller’den, Turgut Özal’dan beri sağ siyasetçilerin tüm propaganda faaliyetlerini o yürütüyor. RTE’nin belediye başkanlığı döneminde basın danışmanı da Olçak. .

Son zamanda ajansın sitesine iletişim bilgisi, yaptıkları birkaç reklamı vs. girdiler. Fonda ‘beraber yürüdükleri’ ağlayan asfalt resmi…

AKP’nin görsel kimliğinden, ilçe teşkilatlarının açılış törenlerine, seçim mitinglerinden Gül ve Erdoğan soyadlı veledlerin düğünlerine kadar AKP’ye dair tüm organizasyonlar aynı şirketin çalışması. RTE’nin (o bir markadır artık) cep telefonlarından seçmeni araması vs. de hep Erol Olçak’ın zihninden çıkma.

Olçak medyaya çok laf eden biri değil. Ağzından çıkan birkaç cümle Akif Beki’ye kısmet olmuş.

AKP’nin iktidara japon yapıştırıcıyla neden-nasıl yapıştığını da şöyle izah ediyor:

“AK Parti Özal’ın açmış olduğu zenginleşme yolunda tökezleyen kitlenin oluşturduğu bir iktidar. Özal, insanlara ‘kendi zenginliğinizi kendiniz üretebilirsiniz’ duygusu verdi. Bu insanlar 28 Şubat’ta biraz tökezledi. AK Parti bunlara ‘yola devam edebilirsiniz’ işareti verdi, onlar da bu şansı iktidara dönüştürdü.”

AKP’nin ruhunu okuyan değil, ruhunu dizayn eden’ adam Olçak, “İktidar ne kadar uzarsa yolsuzluk o kadar artar.” da diyor.

Olçak’ın, bütün şakirtler gibi kadına bakışı da bir tuhaf:

“Kitleler ve kadınlar ‘yok’tan anlamaz. Hergün iltifat ederseniz hergün isterler. Hergün bir şey verirseniz, hergün isterler.” diyor. “Fazla yüz vermeye gelmez” demeye getiriyor herhalde.

2007 seçim kampanyasını ‘demokrasi’ söylemi üzerine oturtuyor ama, (ferman padişahın) RTE türbanlı kadınların milletvekili adayı olmasını yasaklıyor (duyuyor musun Teslime Hanım?).

Reklamcı/şirket gözüyle bakınca, Olçak’a göre ‘AKP siyasetteki tek marka.’ CHP’nin Atatürk’ün kurduğu bir parti olmasından dolayı ‘marka’ olarak bir adı var ama, gücü yok.

Olçak‘ın reklam ajansının sitesinde şirketin nasıl tanıtıldığını, hataları düzeltmeden aynen veriyorum:

“Sadece reklam hazırlatmak ve yayınlatmak değil amacımız. Markalar ve tüketiciler arasındaki sınırları yok etmek, markalara değer katmak ve uzun özürlü olmalarını sağlamak, Gün gün değişen pazar koşullarını takip ederek, müşterilerimize fırsatlar sunmak için varız.”

Ben olsam daha kısa yazardım: “Biz reklam dünyasının sodium nitratıyız. Müşteri yerken anlamaz, kanserojeniz ama, malın raf ömrünü uzatırız.”

RTE ve AKP marka ticari malın katkı maddesi Olçak’ın ‘demokrasi’ anlayışı da enteresan. Diyor ki: “Bir iktidar kendi zenginini üretmezse orada üç gün kalamaz. Demokrasi budur.”

Şimdi anladınız mı demokrasi neymiş, hangi kafayla, nasıl ilerlemiş?

Şimdi anladınız mı Kılıçdaroğlu gibi ‘servete değil hizmete talip’ olan, çakallara hiçbir menfaat vaad etmeyen, namuslu, dürüst biri neden küçümsenirmiş?

Kanser neden artmış, malın raf ömrü neden-nasıl uzamış, anladınız mı?

Hasduuur! Sodyum nitratlı ileri demokratlar geliyor!

‘Demokrat’ken çaldıklarından koca ülke çöktü, ‘ileri demokrat’ken çalacaklarının, satacaklarının boyutunu tahayyül bile edemiyorum. Daha önce ‘çalanların’ hepsi ya bir noktada doymuşlardı, ya da birilerinden korkuları vardı. Paraya/güce tapınan AKP Holding ne doyacağının işaretini veriyor, ne de bir korkusu kaldı. Ama Erol Olçak başta, bu gübreyi hormonlayan herkes bilsin ki; çöküşte oluşacak karadelik onları da yutacak!!

19 Eylül 2010

kiymetnadirbindebir@gmail.com